Peki Var Olmak?

Eser: Seda Kantarcı
Eser: Seda Kantarcı

Cinayet” nedir? İçine doğduğum ve konuştuğum Türkçe dilinin sözcük anlamlarını sorabileceğim kurum olan Türk Dil Kurumu’nun sözlüğüne baktım. “Cinayet” sözcüğünün açıklaması: 1. Adam öldürme, kıya. 2. Adam öldürme derecesinde ağır suç. Yani tanımda karşılaştığım ne? Cinayetin bir “adam” öldürme konusu olduğu, yiten canın “adam” olarak adlandırıldığı zaman bir anlam kazanıp cinayet olarak tanımlandığını anlıyorum. Yani ölen, cinayete kurban giden “adam” olunca bir tanım var. “Kadın cinayeti” olarak adlandırmak zorundayız ki bir kadının canice öldürüldüğü anlam bulsun. Yoksa öldürülen bir kadının cinayet sözcüğünün tanımında bile yeri yok. 

Kadınlar, ilişki içinde ya da ilişkiyi bitirerek var olmaya başladığı an yok ediliyor. Yaşamın tarafında olan aşk bir ölüm sebebiymiş gibi kadın cinayetinin sebebi sayılıyor. Bir ilişkide birini tanımak onun hakkında bilgi sahibi olmaktan öte bir şeyi gerektirir. Tanımak, insani varlığını, duygularını, farklılıklarını kabul etmeyi içerir. “O, bu ilişkiyi istemiyorsa tümden yaşamda da var olamaz” denklemi “her türlü yoksun” söyleminin devam etmesidir. Benimle birliktesin ama ilişkide kendi istediklerin olamaz, var olamazsın, ilişkiyi bitirip var olmaya da devam edemezsin… Bu var olmama toplumsal kurum, kuruluş, günlük dilde tekrar ve tekrar karşımıza çıkmakta. Var olmamayı devam ettiren bir döngü hep söz konusu.

Peki var olmak ne demek?

Var olmak deyince birçok kez sorduğum “Bir çocuk nereye doğar?” sorusu geliyor aklıma. Birçok da yanıt almıştım. “Ebenin eline”, “hastaneye”… Evet doğru. Tüm bu mekanlara doğarken doğduğu bir yer daha vardır. O da anne ve babasının ilişkisidir. Çocuk bu ilişkide karşılaştığı her şey ile her “şeyi” öğrenir. Sevginin hakim olduğu, öfkenin zarar vermeden ifade bulduğu bir ilişkiye doğan çocuk, öğrenir. İlişkisinde nasıl hissettiğinin farkına varır, zarar mı görüyor, zarar mı veriyor fark eder, bir ilişki bittiğinde nasıl kabul edeceğini öğrenir. Bunu birbirini seven ve onu dünyaya getirme sorumluluğunu almış anne ve babasının ilişkisinde, onu dünyaya getirmemiş olsa da yaşamında yer açan bakım verenlerinin ilişkisinde, var olarak, hissederek, anlar, öğrenir.  Öğrenmek, bilgiyi zihne alan salt bilişsel bir konu değildir. Öğrenmek, bir bilgiyi bilmeye dair ilişki kurmakla mümkündür. Hele bu bilgi bir davranış, duygu ifade biçimi ise bunları öğrenmek demek içsel olarak bağ kurmayı gerektirir.

Toplum kurum ve kuruluşlarının insanın en temel hakkı olan yaşam hakkını koruması sorumluluğu vardır. İnsanlar bu korumanın temellendiği yasaların varlığına ve bu yasaların uygulandığına şahit olmalı ve en temel hakkı olan “yaşamak” konusunu güvenli bir yere koymalıdır. “Güvende miyim?” sorusunu aklına dahi getirmeden güven hissiyatı ile yaşamına devam etmelidir. Ancak yola koyulan bir kadın, güven duygusunu içselleştiremediği için zihninde sadece gideceği yer yoktur. Giderken yolda karşılaşacağı yaşamını tehdit eden bin bir türlü unsuru düşünerek tetikte ilerler. “Hangi yoldan gitmeliyim?”, “Saat kaç ona göre yol seçeyim.”, “Arkamdan gelen ayak sesi var mı?”… Şimdi bunları yazınca gerçekten yolumuza devam edebiliyor muyuz merak ediyorum. Bu yol eve, işe, okula herhangi bir yere giden bir yol mu? Yoksa hem ruhsallığımızı hem de bedenimizi işgal eden yaşamda kalma parkuru mu? Bu örneği, gerçekliğinin yanı sıra metafor olarak ele alıp kadına yüklenen toplumsal roller bağlamında da düşünebiliriz. Yola koyulan kadının “kadın olarak” yapması gereken hep bir şeyler vardır. Kadının arzuladığı bir işi yapması, önce evini çekip çevirme, çocuk bakımı gibi güya kadının sorumluluğu olan konuları halletmesine bağlıdır. Kadın öncelikle toplumsal rollerin dayattığı işleri yapmazsa, kadının arzuladığı her ne ise o gündeme gelmemeli, kadın var olmamalı. Ya yola koyulmayacak ya da o yolda yaşamını tehdit eden unsurları ve rolünün yükünü sırtlayıp yürümeye çalışacak.

Bebekliğimizde ilk sözcüklerimizi söylemeye başlamamızdan itibaren dilin anlam sistemine gireriz. Duyulan, şahit olunan, hissedilen her şey için ağzımızdan çıkan sözcüklerin sesleri ve anlamlarıyla donatılırız. Donatıldığımız bu anlamlardaki cinsiyetçi temel yaşamın her alanında karşımıza çıkmakta. Kültürel ritüellerde, küfürlerde, iş yaşamında… Ancak bu böyleymiş deyip kenara çekilmek söz üretmemek yine var olmamak demektir. Her yetişkin bireyin duygularını sağlıklı biçimde ifade etme, kullandığı dilin şekillendirdiği yaşam algılarını değiştirme sorumluluğu vardır. Yetişkin olmak yaşamdaki tüm sorumluluklar gibi duygusal sorumlulukları da üstlenmeyi içerir. Yani yetişkinlik zarar vermeden öfkenin ifade edilebilmesini, edilemiyorsa öfke ifade biçimlerini değiştirme sorumluluğunu üstlenebilmeyi içerir. 

Umarım adalet, ruhsallık ve tüm canlılarla kurulan ilişkiler yaşam ve sevginin tarafında yer alır.

Uzman Klinik Psikolog Çağdaş Dündar